İBN-İ HALDUN’UN ASABİYET TEORİSİ ÜZERİNDEN IRAK OKUMASI

İBN-İ HALDUN’UN ASABİYET TEORİSİ ÜZERİNDEN IRAK OKUMASI

Selami KÖKÇAM[1]

Mukaddime

Gününmüz toplumlarının en büyük kaygılarından biri olan fert-toplum ve fert-devlet ilişkileri mütefekkirlerin uzun yıllar münakaşa alanlarından biri olmuş ve asırlar öncesinden başlayıp her dönem renk değiştirerek güncelliğini korumuştur. Temel tartışma alanlarının zamana ve mekana göre farklılık arzettiği bu konuda, yazıldığı dönemden çok sonraları keşfedilmiş, müsteşrikler tarafından önemi anlaşılmış İbn-i Haldun’ un Mukaddimesi yeni tartışma alanları açtığı gibi birçok konuyu da vuduha kavuşturmuştur. Bu çalışmada İbn-i Haldun’ un eseri, Asabiyet öncelenerek incelenmiş ve üzerinde çokça durduğu HadaratBedavat ve Umran kavramları üzerinden toplum irdelenmeye ve anlaşılmaya çalışılmıştır. Asabiyet mefhumu – küreselleşme analizleri ile değerlendirildiğinde insanoğlunun iptidai topluluklar halinde birbirinden farklı devirlerinde yaşaması gerçeği ile anlaşılabilir kılınabilir, zira Bedavet kavramını anlamlandırmada muhtemeldir ki teknolojik gelişmeler, iletişim kolaylığı ya da kılık kıyafet benzerlikleri toplumları idrakte kafa karışıklığına neden olacaktır.

Asabiyetin temel argümanlarından biri olan Bedavet nesep aidiyeti olduğu kadar insanların temel ihtiyaçlarını karşılamada yardımlaşma duygularını da ifade etmektedir. Bu bağlamda Irak toplumu, Haldun’un öne sürdüğü fikirlerin zamandan öte mekan birlikteliği sağlanması cihetiyle değerlendirilebilecek bir yapıya haizdir. Çalışmanın amacı, uzun soluklu nesep araştırmalarını akla getirmesine mahal vermeden, temel dayanağı, toplumun genel düzeni içerisinde değişimler takip edilerek Haldun’ un Asabiyet teorisi okuması yapmaktır. Bu minvalde Irak toplum yapısı, Aşiret düzeni ve genel siyasi değişimler çalışmanın konu başlıkları olmuştur. Adnani ve Kahtani kabileleri başat olmak üzere Kadisiye savaşı sonrası Irak’ ta yer tutan Arap kabilelerinin siyasi istikrar, yönetim tarzı, bölgenin dışa açık yapısı ve daha birçok amilin etkisi,20. Yüzyıl başlarında İngilizlerin Ulus-Devlet mantığı ile yaptıkları çalışmalar ve istikrarın bir türlü sağlanamaması büyüyen ve birçok farklı kola ayrılan Irak kabilelerinin Bedavetten Hadarata geçememesinin en temel sebeplerindendir. Özellikle Mezepotamya gibi din, dil, ırk gibi farklı aidiyetlere mensup toplulukların bir arada yaşadığı Irak toplumu iktisadi ve medeni devrimleri kaçırmanın yanı sıra sık sık darbeler ile el değiştiren yönetim, aşiret reislerinin farklılaşan yapısı ve Bedaveti teşvik eden Baas dönemlerini yaşamış ve fert her seferinde merkezi otoritenin boşluğunu kabilesi ile doldurmuştur. Ferdin hayatındaki bu öze dönüş bir gelenek halini alacak şekilde devlette de görülmeye başlanmış, otorite boşluğu aşiretlerin iptidai ve paralel erkleri ile doldurulmuştur. Yirmibirinci Yüzyılın istikrardan uzak ve dış amillere açık bir şekilde seyretmeye başlamasıda Irak aşiretlerinin geleneksel rolllerini sürdürmelerini kolaylaştırmıştur. Fert ve toplum güvenlik ve maişet ihtiyacını özünde aramakta ve bulmaktadır.

1.Asabiyet Teorisi

İbn Haldun’a göre,insanların bir arada toplanmaları,sırf geçinmek maksadıyla yardımlaşmak içindir.[2] Bu ‘geçinme’nin şubeleri olarak insanı toplumsal hayata iten iki ana saik vardır. Bunlar, besin maddelerini tek başına üretememesi ve kendinden çok daha kuvvetli olan bazı yırtıcı hayvanlardan kendini koruyamamasıdır.[3] Bu beslenme ve güven ihtiyacı insanı hemcinsleriyle birlikte yaşamaya mecbur eder. İşte bu birlikteliğe ve bu birlikteliğin devamına yönelik örgütlenmeler sonucu ortaya çıkan ilişki biçimlerinin toplamına İbn Haldun umran demektedir.[4]

Toplumsal yapının bütünü anlamına gelen bu umran tanımından da anlaşılacağı üzere, İbn Haldun’da toplumun esası, yardımlaşma fikridir. Bu yardımlaşma fikri beslenme ve güvenlik ihtiyacının giderilmesi yanında insanın bu dünyada varoluş gayesini gerçekleştirecek bir dayanışmadır da:

“Şu halde insan nevi için ictima ve toplu olarak yaşamak zaruridir. Aksi takdirde insanların varlıkları ve onlar vasıtasıyla Allah’ın âlemi mamur ve onları kendine halife kılma yolundaki iradesi tam olarak gerçekleşmiş olmayacaktı. Bu ilmin konusu olarak tespit ettiğimiz umranın manası işte budur.”[5]

İbn Haldun’un bu satırlarından onun, modern Batı felsefesine damgasını vurmuş bazı düşünürlerin fert toplum ilişkilerini bir rekabet ortamı olarak yansıttığı durumun aksine, toplumu birbiriyle gönüllü yardımlaşan fertlerden müteşekkil bir yapı olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Köklerini Antik Yunan felsefesinden ve içinde yaşadıkları çağın şartlarından alan bu düşünürlerin, ferdi başka bir ferdin kurdu sayan ve bu kurtların birbirleriyle mecburen/kerhen toplumsal sözleşmeyle bir araya geldiklerini ve bu birliktelikte sürekli olarak güçlünün zayıfı tasfiye ettiğini –doğal seleksiyon- iddia eden fikirlerinin aksine, Müslümanların toplumsal yaşayışa dair söyleyecek sözlerinin tecessüm etmiş şekli olan İbn Haldun’da toplum, Allah’ın halef olarak verdiği emaneti ifa etmek için birbirleriyle yardımlaşan fertlerden müteşekkil oluşumdur.

İbn Haldun için toplum canlı bir varlıktır ve doğal olarak sair canlıların gelişim sürecinde uydukları kanunlara kendisi de tâbi olmaktadır. İbn Haldun’un bu noktada, devlet, toplum ve medeniyetlerin insan organizması gibi doğma, büyüme, gerileme ve çöküş aşamalarından geçtiklerini savunan uzviyetçi yaklaşıma ve tarihin hareketinin ve toplumların çöküş veya yükselişlerinin sürekli çevrimsel bir karakteri olduğu fikrini benimseyen çevrimsel yaklaşıma yakın durduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte İbn Haldun’un fikirlerinin sadece bu iki yaklaşıma indirgenemeyeceğini, onların, Mukaddime’nin çeşitli yerlerinde de görüldüğü üzere, başka yaklaşımlarında tohumlarını barındırdıklarını da göz ardı etmemek lazımdır[6]. Toplumsal gelişimle ilgili bu düşüncelerinin bir sonucu olarak İbn Haldun, toplumun gelişiminin iki türlü amile tâbi olarak gerçekleştiğini söyler: Dış amiller ve iç amiller.İbn Haldun’a göre dış amiller, iklim, çevre ve din olmak üzere üç çeşittir. İç amiller ise ikidir: bedavet ve hadaret.[7] Bu çalışmanın kapsamı gereği burada yalnızca iç amiller olan bedavet ve hadaret çerçevesinde mevzu bahis olan konu irdelenecektir. Buna, İbn Haldun’un dış amilleri yalnızca Mukaddime’nin başında, bazı insan karakterlerin ihdasçısı veya etkileyicisi olarak ele alması ve bu amilleri asabiyet, mülk, umran gibi temel kavramlarını izah ederken kullanmamasını gerekçe olarak gösterebiliriz. Bu kavramlarla ilişkili olarak bu dış amiller kullanılmadığı için, bu tür amiller, bu kavramların izahının satır aralarından doğan fert toplum ilişkileri incelememizde yer almayacaktır.

 İbn Haldun’da fert toplum ilişkilerinin anahtar kavramı asabiyettir. Toplumun umran sürecinin ileri safhalarına geçebilmesi için, hatta denilebilir ki toplumun hayatiyetini devem ettirebilmesi için, o topluluğa mensup fertler nezdinde, ferdin toplum için çalışmasını; fedakârlığını, yardımlaşmasını, vazifelendirildiği görevleri eksiksiz yerine getirmesini mümkün kılacak aidiyet hissini pekiştirecek bir asabiyet duygusunun bulunması elzemdir. Asabiyet bu bakımdan fert toplum ilişkilerinin sıhhatinin ve gücünün göstergesidir.

İbn Haldun, asabiyeti sarih bir şekilde tanımlamamakla beraber asabiyet kavramının bedavet, hadaret, mülk gibi kendi anlam dünyasının yapı taşlarını teşkil eden kavramlarında baskın bir rol oynaması, bu konuyla ilgilenenleri bir tanım yapmaya zorlamıştır. Nitekim, Mukaddime araştırmacılarının İbn Haldun’un zihin dünyasında bu kavramın izini sürmeleri sonucu; dayanışma ruhu, cemaat ruhu, grup duygusu, kabilecilik kan bağı, sosyal dayanışma gibi kavramlar Türkçede ve Batı dillerinde asabiyetin karşılığı olarak teklif edilmiştir.[8] Bununla birlikte bazı araştırmacılar bu karşılıkların yalnızca asabiyetin fonksiyonlarından ve görünümlerinden olduğu, ancak bu kavramı ayniyle tanımlayamayacağını iddia etmektedir.[9]

İbn Haldun’un bu terimi açık bir şekilde tanımlamamasının sebebinin; bu kavramı, kendi zamanında Arapça konuşan insanların aşina olduğu anlamıyla kullanması olup olmadığı da ayrıca tartışılmalıdır. Bu çalışmada, gerek çalışmanın konusu olan fert toplum ilişkisine bir katkı yapacağı gerekçesiyle gerek bugünün dünyasında bu kavramın hayatiyetini idame ettirmesine imkân kılmak maksadıyla gerekse de metindeki satır aralarından hâsıl olan kanaatimize uygun düşmesi amacıyla, asabiyete şu işlevsel tanımın penceresinden yaklaşacağız.

Asabiyet, ferdi içinde bulunduğu topluma ait hissettiren, bu toplumun diğer fertleriyle yardımlaşmayı bir refleks olarak ona benimsettiren, bu toplum için sahip olduklarını kolayca feda ettiren duygudur. Bu duygunun fert toplum ilişkilerinin sağlıklı yürüdüğü durumlarda görülmesi beklenir. Asabiyet, kimi çalışmalarda belirtildiği üzere, doğrudan doğruya kan bağı anlamına gelmemektedir. Buna gerekçe olarak, Mukaddime’nin birçok yerinde asabiyetten, kan bağını yansıtan nesebin bir üst kavramı olarak bahsedilmesini gösterebiliriz.[10]

İbn Haldun’a göre iki türlü asabiyet vardır: Birincisi nesep asabiyeti, ikincisi ise sebep asabiyetidir. Nesep asabiyeti, akrabalık ilişkilerinden, kan bağından hâsıl olan dayanışma duygusu ve aidiyet hissidir. Sebep asabiyeti ise bir akrabalık bağı gerektirmeyen, aynı toprağı aynı ideali aynı tarihi paylaşmak gibi sebeplere binaen oluşmuş asabiyet duygusudur.[11]

Mukaddime’ye göre asabiyet duygusuna, kan bağının sarih olduğu toplulukta rastlanması daha olasıdır; bu da doğal olarak sadece bedavet sürecindeki kabilelerde görülür. Buna göre Bedevilerin asabiyeye düşkünlüğü ve dolayısıyla aidiyet hissi daha fazladır. Bununla beraber İbn Haldun’un “Badiye’de ikamet etmek, asabiyet sahibi kabilelerden başkası için mümkün olmaz”[12] yargısını tersten okuma sonucu, asabiyet duygusuna olan bağlılığın oluşmasında, bedavetteki çetin hayat şartlarının bir etkisinin olduğu fikrine ulaşabiliriz. Bu zor şartlar, insanları birbirine yaklaştırmakta, birbirlerinin yardımcısı kılmakta, birbirlerini koruma kollama temayüllerini arttırmaktadır.

Hadari toplumlarda ise nesep asabiyeti hemen hemen yoktur[13] çünkü soy karışmıştır[14] Ayrıca çetin bir ortamda yaşamamaları, başkaları tarafından korunmaları onları yardımlaşmak için bir asabiyet kurmaya mecbur etmez. Fakat nadir durumlarda –belki de tarihte uzun süre yaşayan devletlerin sayıca nedretinin sebebi de budur- sebep asabiyeti kurularak ferdin, asabiyet bağlamında, topluma aidiyet hissine şehirde de sahip olması sağlanabilir. Zira İbn Haldun’a göre nesep olmasa dahi nesebin semereleri hâsıl olabilir.[15]

İbn Haldun için “nesep vehmidir, kaynaşmanın husule gelmesine esas olan husus ise bir arada yaşama, yekdiğerini savunma, uzun süren mümarese, birlikte yetişme ve süt emme durumunun meydana getirdiği rabıta ile hayat ve mematla ilgili sair hâllerden ibarettir.”[16] Bu satırlardan asabiyetin sadece neseple sağlanmayacağı, nesebin müsebbib olduğu hadiselerin başka şekillerde ortaya çıkmasıyla da bu hissiyatın (dayanışma duygusu, aidiyet hissi vs.) hâsıl olmasının mümkün olacağı anlaşılabilir. Bunun sayesinde, nesebi birbirine çokça karışmış, neseb saflığı zail olmuş hadari toplumlarda başka şekillerde asabiyetin kurulabilmesine, dolaysıyla fertte, topluma karşı aidiyet hissinin kurulmasına da kapı aralanacaktır.

Sebep asabiyetinin kurulmasının çok zor olduğunu ve bu durumun nadiren vuku bulduğunu daha önce belirtmiştik; lakin bugünkü dünya şartlarında nesep asabiyetinin kurulması imkânı, şehirlerarası ve uluslararası dolaşımın yoğunluğu ve bunun sonucu gerçekleşen nesep karışıklığı göz önünde bulundurulursa, daha muhaldir. Ayrıca kitle iletişim araçlarının, bireylerin zihin dünyalarını şekillendirmeye başlaması da ferdin nesepten başka amillere aidiyet hissi duymasına yol açmaktadır. Dolayısıyla İbn Haldun’un “toplumun gelişimi teorisinin ancak asabiyetle mümkün olduğu” fikrini tasdik edenlerin, bugünkü şartlarda böyle bir gelişmeyi sağlamak için, oluşması daha muhtemel olan sebep asabiyeti üzerine çalışmalarını derinleştirmeleri gerektiği gerçeği de işlenmesi gereken bir düşünce olarak durmaktadır.

2.Badavet ve Hadarat Kavramları

Arapça olan bedevi kelimesi, bir şeyin ilk defa görünmesi anlamına gelen be-de-ve kökünden türetilen, bir şeyin ilk gözüken hâli[17] anlamına gelen ve Arapların dağda/bayırda/çölde –şehir dışında- yaşayan kimseleri tanımlamak için kullandıkları bir kelimedir. Bu kelimenin İbn Haldun’un anlam dünyasında neye karşılık geldiğini bilebilmek için onun toplum tanımına geri dönüş yapmamız elzemdir; İbn Haldun’da toplum, belli ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelmiş insanların toplamıdır. Doğaldır ki bu insanlar bir araya geldiklerinde ilk önce birincil/temel/elzem ihtiyaçlarını karşılayacaklardır (Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini burada hatırlamakta yarar vardır). Bu yaklaşımı etimolojik anlamla da birleştirirsek şöyle bir tanımla karşılaşırız: Bedavet, toplumsallaşma sürecinin ilk görünen safhasıdır.

İbn Haldun’a göre Bedavet tabii olan hâldir[18]. Allah’ın kullarını ilk yarattığı hâldir ve tabiatın insan tarafından bozulmamış/değiştirilmemiş hâlidir. Bu sebepledir ki bedavet, hadaretten daha eskidir ve umranın aslıdır; hadaret ise bedavetin uzantısıdır.[19] Çünkü bina etmek/yapmak tabiata müdahaledir ve asla muhaliftir, aslolan ise yokluktur.[20] Burada şunu da unutmamak lazımdır ki, bedavetin amacı hadarileşip mülk (devlet) sahibi olmaktır ve şartlar el verince bedavet sürecini yaşayan her millet, sünnetullah gereği hadariliğe geçmeyi arzulamaktadır.[21]

Hadari kelimesi ise Arap dilinde hâzır olmak anlamına gelen ha-da-ra kökünden türetilmiştir. Araplar arasında bu kelime, bedevi kelimesinin tersi olarak, imar edilmiş yerlerde (köy, şehir) yaşayanları tanımlamak için kullanılan bir sözcüktür.[22] Tekrar İbn Haldun’un toplum tanımından hareket edecek olursak hadaret, temel ihtiyaçlarını karşılamış insanların toplumsallaşma sürecinin bir sonraki ve son aşaması olan hâci ve kemâli ihtiyaçlarını karşılamak için çabaladıkları safhadır. Bu merhalede toplum, bedavetle başlayan sürecin en başından beri varoluş gayesi olan mülkü, her safhasını kemâle erdirerek gerçekleştirir.

Burada İbn Haldun’un ihtiyaç sınıflamasını da zikretmek bedavetin ve hadaretin uğraşlarını ve ortaya çıkaracakları ürünlerini tanıyabilmek bakımından faide celb eder. İbn Haldun’a göre insanın üç çeşit ihtiyacı vardır: Zaruri, hâci ve kemâli ihtiyaçlar. Zaruri ihtiyaçlar hayatta kalabilmek için elzem olan beslenme ve güvenlikle ilgilidir. Hâci ihtiyaç, zaruret arz etmeyen ama varlığı insanı rahatlatacak olan, gelecekteki zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak olan unsurlardır. Kemâli ihtiyaç ise gelecekteki ihtiyaçlarını da karşılamış insanların fikir, estetik gibi kaygıları karşılamaya yönelik ihtiyaçlardır.[23]

Toplumun iç gelişimi bedavet halinden hadaret hâline doğrudur ve bu kaçınılmazdır.[24] Bu, toplumu insana benzeten İbn Haldun’un zihin dünyası da göz önünde bulundurulursa, insanın tatminsizliği ile de örtüşmektedir. Fert olarak insan da beslenme ve güvenlik ihtiyacını karşıladığı zaman tali ihtiyaçlarını gaye edinmektedir. Bu insan ferdinin eğilimlerini bünyesinde barındıran toplumun ileri safhası olan hadari toplum da tıpkı insan gibi temel ihtiyaçlarını tedarik ettiği ölçüde kemâli ihtiyaçlarının peşine düşecektir.

İbn Haldun’un umran fikri bedavetle başlayan bir tür safiyetten, insanın kemâli ihtiyaçlarının peşine düştüğü hadarete -ve tabii ki bir bozulmaya- doğru ilerleyen bir süreçtir. İşte bu sürecin, fert toplum ilişkileri bağlamında düşünüldüğünde etkisi, etkileşimi, dönüşümü ve dönüştürücülüğü hangi düzeydedir?

3.Asabiyet Teorisi bağlamında Irak Toplum Yapısı

Irak toplumu diğer toplumlarda görülmediği şekillerde coğrafi ve etnik temelli bazı katagoriler ile tanımlanmaktadır. Bunlar genel anlamı ile Kabile diye tabir edilen din,mezhep yada coğrafya olarak bir arada yaşayan topluluklar olarak ifade edilebilir. Irak toplum yapısını anlamak için Kabile yaşamına ve Irak toplumu içindeki önemine bakmak gerekmektedir.

Badiye yaşamını Hadari toplumdan ayıran özellikler vardır.Bunlar bağlı bulunduğu aşiretin kurallarını ifade eden ‘Savani’kurallları ya da gelenek ve görenekleridir. Evlilik, Miras, İntikam ve Savaş gibi olguların kendilerine has yorumlanışıdır. Bir diğer özellik ise Badiye toplumunun aidiyet kavramını ifade etmektedir.Buda aşağıda ki şekildedir.

Irak’ ta Aşiretlerin oluşumu

a.Aile: 30 kişiden müteşekkildir.

b.Fende: 150 kişeye kadar varan Ailelerin birleşmesinden oluşmaktadır.

c.Fehz: 500 kişiye kadar nufüza sahip olup, Fendelerin birleşmesinden oluşmaktadır.

d.Aşiret: Fehzlerin birleşmesinden oluşmaktadır, Fehzlerin gücü ve nufüza bağlı olarak İmarat(devletcik) haline gelebilir.[25]

Irak aşiretleri Adnani ve Kahlani boyları esas olmak üzere Arap yarımnadasından Hz Ömer döneminde Irak’ın fethiyle birlikte bölgeye gelmişlerdir.[26] Bilindiği üzere Emevi ve Abbasi dönemlerinde sahra-çöl yaşmalarına devam eden aşiretlerin vergi vermeleri ve hadari toplumun olağan hayat tarzına karışmamaları şartı ile yaşamlarını sürüdürebilmişlerdir. Osmanlı döneminde devletin ademi merkeziyetçi tutumu nedeniyle fazla devlet otoritesinden etkilenmeyen Aşiret yapılanması 17. yüzyıldan itibaren Badiye(kırsal)’den Hadariye bir geçiş süreci içerisinde olmuştur.[27] Bu dönemlerde kabilelerin toplu halde hadari yaşama geçişi mümkün olmamış olup, kırsalda kabile yaşamının gereklilikleri ile yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

17.18 ve 19 yüzyıllarda Irak toplumunda dikkat çeken bir diğer husus ise İbni Haldun’un Asabiyet Teorisinde dikkatle üzerinde durduğu badavetten hadariliğe geçiş evresidir. Bu geçiş Irak aşiret toplumunda tam manası ile yerini bulmamıştır. Bu dönemlerde çöl yaşamından vazgeçerek kırsal hayata geçiş yapan kabileler sahra gelenek ve göreneklerini kırsala taşımışlardır. Her ne kadar ziraatle uğraşmaya başlamış olsalarda Haldun’nun sünnetullah olarak gördüğü ve naklettiği hadari topluma geçiş süreci Irak toplumunda yaşanmamıştır. Bunun   birçok sebebi olmakla birlikte bizim üzerinde durduğumuz husus otorite boşluğunun getirmiş olduğu şartlardır.

20. yüzyıl başlarına gelindiğinde ise; Osmanlı Devletinin yıkılması ve İngilizlerin Irak’ ı işgali ile başlayan ve 1916 yılında çıkardıkları Aşiret yasası ile birikte değerlendirmek gerekmektedir.

Bu yasaya göre; Aşiret reislerine kendi bölgelerinde geniş arazi tahsisleri yapılmıştır. Ayrıca kendi içlerinde özerk denilebilecek şekilde yetkiler verililmiştir.

Bu yasa ile birlikte Aşiret ve toplum nezdinde büyük saygınlığı olan aşiret reisleri toprak ağalarına dönüşmüştür. Bu durum Aşiret Reislerinin toplum nezdindeki itibarını sarsmıştır. Irak Aşiret sistemi 20. Yüzyıldan itibaren otoritenin sağlanamadığı dönemlerde ön plana çıkmıştır. İngilizler toprak dağıtımı ile hem kendilerine karşı çıkabilecek itirazların önüne geçmiş hemde geniş bir coğrafyada hakimiyet tesis etmişlerdir.[28]

Irak toplumu bu dönemde büyük çoğunluğu sahra hayatından kırsal hayata geçiş yapmış ancak aşiret veya kabile reisinin denetimi altında yaşamaktadır.1921’ de Irak devletinin kurulması ve daha sonra gerçekleşen Askeri darbeler dönemindede ülke genelinde otorite boşluğunun doldurululamamış olmasından dolayı Aşiretlere olan ihtiyaç devam etmiştir. Ancak bu durum Irak devletinin yapılanmasında çift başlılık olmasına neden olmuştur. Aşiret Mahkemelerinin yerini koruyor olması buna örnek gösterilebilir.

Modern Irak tarihi yazarlarından Hana Batutu aşiretlerin Irak Parlementosunda ki etkinliğnine dikkat çekmektedir. Irak parlementosunun 1925’ te %19,3’, 1943’de %31 ve 1958’ de %35,9’unu aşiret temsilcileri oluşturmaktadır.[29]

1916 yılında çıkartılan Aşiret Yasası ile birlikte geleneksel rollerini kaybeden aşiret reisleri ve veraset usulü devam eden toprak ağalığı halkta bıtkınlık yarattı ve bu dönemde kırsaldan şehirlere göç başladı. Haldunun üzerinde durduğu bedavetten hadariliğe geçiş Irak toplumunda aşiret reislerinin geleneksel rollerinden kopması ile başladı diyebiliriz. Burada üzerinde önemle durulması gerekn husus mutlaka kırsaldan şehirlere göç eden ve hadari yaşama geçmesi beklenen toplumun durumudur. Esasen Irak’ta 1920’ den 1960’ a kadar şehirlere göç eden insanlar yeni kurulan devlet makanizması içinde yer edinmeye başladılar, askeri kurumlar, polis vb birçok kurumda görev aldılar ve Irak toplumunda tarihinde ilk defa fabrikalarda, devlet kurumlarında çalışan bağımsız fertlerin oluşturduğu bir orta sınıf ortaya çıkmıştır.

Irak devlet ve toplum yapısında önemli bir yer işgal eden ve sabıklarından bir çok yönü ile farklılaşan  General AbdulKerim Kasın önderliğinde gerçekleşen askeri darbe 20.yüzyılın başlarında bediyeden göç eden orta sınıf çocuklarının eliyle yapılmıştır.[30]Bu dönemde aşiretlere ait olan lakap ve intisap belirten isimler yasaklanmıştır.

1958 Askeri Darbesi İngilizlerin kurmuş olduğu aşiret sistemini değiştirmiştir. İbni Haldunun Hadarilik olarak bahsettiği şehir yaşamı ve birbirinden kısmen de olsa bağımsız bireylerin yaşadığı hadari toplum Irak toplumunda oluşturulmaya çalışılmıştır.Ancak bu dönemde artan göçler ile kentler kırsallaşmaya başlamış,teorinin aksine hadarilikten bedavete bir dönüş yaşanmıştır.

4.Baas Dönemi Irak

Baas rejiminin iktidarı ele geçirdiği 1963 yılı aslında modern Irak tarihinde devletin etkinliğinin tüm ülke sathına yayılması şansının kaçırıldığı tarihtir. İbni Haldun asabiyesinin farklı bir versiyonu olan sebep asabiyetinin devreye girdiği ve kabile asabiyeti ile birlikte ülkeye hakim olduğu dönemin başlangıcıdır. Baas partisinin Sebep asabiyeti ile oluşturduğu ülke yönetimi kısıtlı bir grup içinde kalmış daha sonra tekrar Saddam Hüseyinin partinin başına gelmesi ile birlikte Sünni ve Aşiret asabiyetine dayalı yönetim iş başına geçmiş oluyordu.

1970’li yıllarsa 1958 devrimi ile yasaklanan aşiret lakapları ve nesep belirten isimler takrar kullanılmaya başlandı. Baas liderleri Bedevi kiyafetleri giymeye başlamış ve bedevil yaşamı özendirmişlerdir.

1981 yılında çıkartılan anayasanın 34. Maddesi çerçevesinde Aşiret kuralları ile Mahkeme kurmaya ve yönetmeye 20 yıla kadar hapis cezası getirildi. Zira bu dönem İran-Irak savaşının başladığı yıllardı.[31]

Ancak bu yasa 1. Körfez Savaşından sonra ortaya çıkan ve bütün Irak geneline yayılan isyanlar ile birlikte son buldu. Çünkü yönetim ülkede güvenlik ve emniyeti sağlayamıyordu ve geleneksel yöntem olan aşiretlere dayanma siyasetine geri döndü. Özellikle Saddam Hüseyinin mensubu olduğu Ta’ma aşireti isyanların bastırılmasında etkin rol aldı. Önemle üzerinde durmak gerekirse Haldun’ nun nesep asabiyetinden daha üstün gördüğü sebep asabiyeti İran-Irak Savaşında etkili olmamıştır. Bu dönemler Iraklılık bilincinin yüksek olduğu ve İran rejiminin propagandasının asabiyet derecesinde etkin olmadığı dönem olmakla birlikte Şii öğretinin bugünkü önemli temsilcisi ve Irak eski Başbakanı Nuri Al Maliki İran saflarında savaşa katılanlar arasında olduğunu belirtmek gerekir.[32]

5.Amerikan İşgali Sonrası Durum

Amerikanın Irak’ı işgaliyle birlikte devlet kurumlarının çökmesive emniyetin sağlanamamasına iki şekide bakmaya çalışacağız.

  1. Aşiretler; Aşiretler bu dönemde gerek nesep asabiyeti ile Anbar Vilayeti Aşiretleri alimleriden fetva alarak direniş başlattılar. Burada Tikrit (Saddam’ın memleketi) Felluce Amerikan işgaline direniş gösteren yerlerin başında gelmektedir. Hususen belirtmek geekirse 1914’ te başlayan ve tüm ülke sathında görülen direnişin 1916 yılında çıkartılan Aşiret Yasası ile sonlandırılması gibi Irak genelindeki direnişlerde Aşiret Reislerine yüklü miktarlarda paralar verilerek sonlandırılmıştır. Belirtmek isteriz ki burada konumuz olan asabiyet olgusunun tesiri olduğu için esasen Amerikan yönetiminin Aşiretlerin gücünü bilip ona göre davranması ve kısmi başarılar elde etmesi asabiyetin Irak’ta ned enli etkin olduğunu bir kez daha göstermiştir.
  2. Fertler; 2003 yılında devleti oluşturan kurumların çökmeesi ile birlikte maişet ve emniyet konuları bireylerin birinci derece sorunu haline gelmiştir. Bireyler çöken devlet düzen içinde emniyetini ve maişetinin sağlanamadığını görünce kökenlerine sığınmak ve ibtidai yöntemlerle olsa dahi güvenliğini ve emniyetini kabilesinde aramıştır. [33]

Amerikan işgali ile birlikte Demokratik sisteme geçişin başlaması seçimlerde aday olan insanların aşiretlere yönelmesine ve 20. Yüzyılın başında olduğu gibi birbirine kenetlenmiş ve aşiret resilerinin arkasında duran kalabalıkların oylarını almaya çalışmışlardır. Bu olay aşiretlerin sivil toplumun yokluğunda tekrar hem siyasi parti olarak hemde bireysel olarak Irak siyasi hayatına girmelerine yol açmıştır.

2008 yılına gelindiğinde artan terör eylemleri ve sağlanamayan güvenlik dolayısı ile Irak devleti otoritesini Aşiretler üzerinden sağlama yolunu seçmiştir. Aşiret meeclisleri vasıtası ile aşiret reislerini bölgesel koloniler halinde toplamış ve emniyet ve örfi nyargı görevlerini aşiret reislerine bırakmıştır. 2008 yılında Irak genelinde 242 Meclis ve 6480 üyeden oluşan aşiret meclisleri oluşmuştur.

Yukarıda belirtilen husular Irak devletini çarpık bir yönetim haline getirmiş, bireylerin kişisel hukuklarını koruyamayacak acziyete düşürmüş ve ülke otorite eksikliğinin vermis olduğu imkanlarla kaosa doğru sürüklenmiştir. Ayrıca devlet kadrolarının aşiret lakaplarını kullanmaya başlaması, intisaplarını alenen belirtir hale gelmeleri zaten düşük olan güveni yok etmiştir. Aşiretler Irak toplumunda Sivil Toplum Kuruluşu sayılabilirmi tartışılır Ancak kendilerine verilen güvenlik ve yargı gibi geniş yetkiler hem toplumda hemde devlet kadrolarında yozlaşmayı beraberinde getirmiştir.[34]

Sonuç

Irak ictimai hayatına baktığımız yukarıdaki yazımızda bazı mülahazalar edinilmiştir. Bunlar İbniHaldun’ un asabiyet teorisi içerisinde kendine önemli bir yer edinmiş olan bedavat ve hadarat kavramları üzerinden Umran’ ı tanıma girişimleri sayılabilir. Devletlerin hayatını ve tarihini tanımlamaya yönelik olan Mukaddime’ den günümüz fert ve toplum ilişkisine ve hatta fert-devlet ilişkisine dair sonuçlar çıkartılabilir. Uzun sayılmayacak bir tarihi serüvene sahip olan Irak toplum yapısında denilebilir ki nesep asabiyeti ve sebep asabiyeti önemli bir yer teşkil etmiştir. Esasen umran tarihini önemli evrelerinin gerçekleştiği coğrafyanın baş amili olan bu topraklar istilaya açık coğrafyası ve homojen toplum yapısı ile nev-i şahsına münhasırdır. Ancak modern dünyanın getirmiş olduğu yenilikler Irak toplumu ile muadil sayabileceğimiz birçok toplumda menfi ya da müsbet değişimlere neden olmuştur. İngiliz işgali ile başlayan aşiretlere yeniden can verme hamleleri, devletin merkeziyetçi yanının zayıf kalması ve sık sık meydana gelen krizler bu toplumun her toplumun geçmesi gereken evrelerin ertelenmesine neden olmuştur. Özellikle modern dünyada orta sınıfları oluşturan sanayi devrimi gibi üretim eksenli evreleri kaçırmış olması toplumu, ferdi ve devleti geleneksel ve iptidai aşiret sistemine yönelmeye sevk etmiştir. Irak toplumunda son yüzyıllık süreçte aşiretlerin rolü ile devletin hakimiyet alanı kaldıraç gibi birbirini takip etmiştir. Amerikan işgalinin yaşanması ve sabık dönemin bıraktığı ağır yük yeni bir atılım yapılamamasına neden olmuş ayrıca başka amillerin ortaya çıkması ile hadarata geçişi zorlaştıracak sebep asabiyetide zuhur etmiştir. Tüm bunlardan alarak denilebilir ki Irak toplumu ve hatta devleti aşiretlere verilen güvenlik ve yargı erklerinin getirmiş olduğu ikilem içinde sıkışmıştır. Bölgelerinde güçlü aşiretlerin yüzlerle ifade edilen yargı kararları ve örfi hukuka dayalı kararları normal ferdin yanında yasama görevini icra eden milletvekillerine kadar ulaşmıştır.

Bizim konumuzun özüne teşkil eden adsabiyet teorisi Irak ictimai hayatını anlamlandırma da büyük öneme haizdir. Zira modern bakış açıları ile kabile asabiyeti,sebep asabiyeti hem bölgemizi hemde orada yaşayan insanları anlamaktan uzaktır. Her toplumun mutlaka kat edeceği evreler olarak tanımlanan bedavet hayatı, düşüncesi Irak toplumunda Hadarat yaşamı içinde bedavettir denilebilir.

KAYNAKÇA

  1. İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, Dergah Yayınları, 2005, s. 323
  2. Neşet Toku, İlm-i Umran, Ankara, Akçağ Yayınları, 2002, s. 90. Ayrıca Umran kavramıyla ilgili tartışmalar için bkz. Ahmet Arslan, İbn-i Haldun, Vadi Yayınları, Ankara, s. 95-7.
  3. Mustafa Çağrıcı, “Asabiyet”, DİA, c. 3, s. 454.
  4. Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Kuram Yay., İstanbul, 1998, s. 209.
  5. Süleyman Uludağ, “Giriş”, Mukaddime içinde, s. 98-9.
  6. İbn Manzur, Lisanü’l Arab, “be-de-ve” maddesi, Dar’u Lisanü’l Arab, Beyrut.
  7. Tahsin Görgün, “İbn Haldun”, DİA, c.19, s. 547.
  8. Semir AbdulHasenAmir, Irak Aşiretleri Ansiklopedisi,S.150
  9. Hanna Batutu,The Shayk and the peasant in Irak, S.95
  10. Kahtan Hüseyin Tahir, Modern Irak devletinin teşekkülünde Aşiretlerin Rolü
  11. Safa Abdulhamid, Devletin yerine Aşiret Kanunu,S.2
  12. Abbas İzavi,Irak Aşiretleri,S.1-500
  13. İbni Haldun, Mukaddime

[1]Selami Kökçam,Sakarya Üniversitesi, Ormer

[2]İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, Dergah Yayınları, 2005, s. 323

[3]Mukaddime, s. 213.

[4]Neşet Toku, İlm-i Umran, Ankara, Akçağ Yayınları, 2002, s. 90. Ayrıca Umran kavramıyla ilgili tartışmalar için bkz. Ahmet Arslan, İbn-i Haldun, Vadi Yayınları, Ankara, s. 95-7.

[5]Mukaddime, s. 215.

[8] Mustafa Çağrıcı, “Asabiyet”, DİA, c. 3, s. 454.

[9] Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Kuram Yay., İstanbul, 1998, s. 209.

[10]Mukaddime, s. 334.

[11] Süleyman Uludağ, “Giriş”, Mukaddime içinde, s. 98-9.

[12]Mukaddime, s. 333.

[13]Mukaddime, s.342-3.

[14]Mukaddime, s. 337-6.

[15]Mukaddime, s. 356.

[16]Mukaddime, s. 355-6.

[17]İbn Manzur, Lisanü’l Arab, “be-de-ve” maddesi, Dar’u Lisanü’l Arab, Beyrut.

[18]Mukaddime, s. 325.

[19]Mukaddime, s. 327.

[20]Mukaddime, s. 634.

[21]Mukaddime, s. 419.

[22] İbn Manzur, Lisanü’l Arab, “ha-da-ra” maddesi, Dar’u Lisanü’l Arab, Beyrut.

[23] Tahsin Görgün, “İbn Haldun”, DİA, c.19, s. 547.

[24]Mukaddime, s. 325.

[25]Semir AbdulHasenAmir, Irak Aşiretleri Ansiklopedisi,S.150

[26]Semir AbdulHasenAmir, Irak Aşiretleri Ansiklopedisi,S.18

[27]Hanna Batutu,The Shayk and the peasant in Irak, S. 110

[28]Hanna Batutu,The Shayk and the peasant in Irak, S.95

[29]Hanna Batutu,The Shayk and the peasant in Irak,S.298

[30]Hanna Batutu,The Shayk and the peasant in Irak,S.385

[31]Safa Abdulhamid,Devletin yerine Aşiret Kanunu,S.2

[32]Kahtan Hüseyin Tahir, Modern Irak devletinin teşekkülünde Aşiretlerin Rolü

[33] Kahtan Hüseyin Tahir, Modern Irak devletinin teşekkülünde Aşiretlerin Rolü, S.15

[34]Abbas İzavi,Irak Aşiretleri,S.1-500